Neden kendimizden kaçıyoruz?
- revnacerenaras3
- 26 Oca
- 2 dakikada okunur
Bu satırları Hamburg'da Premier Inn Hotel'in lobisinde bir kadeh İtalyan şarabı eşliğinde yazıyorum. Aslında bu akşam için niyetim Hard Rock Cafe'ye gitmekti. Instagram'dan takip edenler bilir, benim gerçeklikle niyetlerim yurtdışında pek uyuşmaz. Velhasıl gelirken vakitsizlik yanıma nakit alamamıştım, baktım klasik Avrupa taksi çok tutacak, otobüs bileti araştırmaya başladım. Bir uygulama indirdim, başladım denemeye. Maalesef ki, yalnızca American Express, visa ve mastercard kabul ediliyormuş. Kaderin cilvesi:) Benim kart hiç biri değil, burada kimi yer kabul etti, kimi etmedi. Almanya' ya gelecek olursanız aklınızda bulunsun. Ne diyordum, kendimizden neden kaçıyoruz? Konuya girmeden önce (az uzattım, biraz daha uzatayım:) bana bunu düşündüren her yabancı bir dil duyduğumda özellikle de kendim konuştuğumda yaşadığım hisler. Daha önce sosyoloji sınıfımda kişinin taşındığı ülkenin dilini konuşarak kendi diline ve kültürüne yabancılaşmasını işlemiştim. O konuda şöyle bir yorumda bulunmuştum, kişi başka bir dil konuştuğunda doğup büyüdüğü dilin barındırdığı kültürün fikirleri ve normlarından uzaklaşır. İkinci dilinde öğrendiği kalıplar ve dayatmalar yoktur artık. Yabancı bir ülkede alışveriş yaptığınızda vergi ödemediğiniz gibi konuştuğunuz dilin getirdiği kültürün normları sizin normunuz olmak durumunda değildir. Zihninizde özgürsünüzdür. Ben bunu hem kendimde hem de iyi düzeyde ikinci bir dili konuşabilen çok arkadaşımda gözlemledim. Peki asıl soruya gelelim, kaçtığımız kültür mü? Kendimiz mi...? Yani, öğrendiğimiz öğretileri kabul eden ve kendimizi yargılayan versiyonumuzdan mı kaçıyoruz? Yoksa toplumun kendisinden mi?
Bana göre kişinin davranışları ve inançları kendi içindeki kaçışların toplamı. Her korkaklığı riskten her cesaretli atılımı ise tutsaklıktan kaçışı insanın. Günümüz dünyasıysa sanki biraz kaçmak üzere kurulu. Acıdan kaçmak, tutsaklıktan kaçmak, düşüncelerimizden kaçmak. Oysa toplum yalnızca yüzleşmeye cesareti olanlara cesur diyor. Kendiyle yüz yüze gelmeye cesareti olanlara. Şimdi yeniden baştaki sorumuza dönelim?
Neden kaçıyoruz kendimizden?
Bu soruyu kendime sorunca Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi geliyor aklıma; sevilmek, kabul görmek ve saygınlık sıralamada kendini gerçekleştirmeden çok önce geliyor. Biz güvenliğimizi sağlamayı ve temel ihtiyaçlarımızı karşılayıp hayatta kalabilmeyi başardığımızda toplumun kabulünü gözlemeye başlıyoruz. Oysa hiyerarşi bir yerde yanılıyor bence, saygınlığı kendini gerçekleştirmekten öne koyuyor; böylece de bizi önce kabul görüp sonra kendini gerçekleştirebilir kılıyor. Şüphesiz ben bunu inkar edemem, yalnızca böyle olmamasının daha sağlıklı olduğu görüşündeyim. Kendimizden kaçıyoruz çünkü acı çekmek istemiyoruz.
Kendimiz dediğimiz bütün travmalarımızı, yanlış inanışlarımızı, hatalarımızı, zayıflıklarımızı barındıran biz çünkü. Yüzleşmek, onu tanımaktan daha zor çünkü tanımaya hiç teşebbüs etmiyoruz. Kimi kıyasladığımızı bilmiyoruz ama kimle kıyasladığımızı çok iyi biliyoruz. Hatalarımız aklımıza gelince kafamızı böyle kocaman iki yana sallayıp ya telefonu alıyoruz elimize ya bir sigara yakıyoruz. Tabi sizin de aklınıza gelen kaçmanın çok başka yolları da var, birini uyguluyoruz işte. Sonra toplumun söylediği, beklediği kişi olmamak için toplumla birlikte kabul ettiğimiz doğruların bizim doğrularımız olduğunu itiraf etmemek için kaçıyoruz kendimizden. Dahası bizi bizim kabul etmediğimiz gibi hiç kimse kabul etmez diye kaçıyoruz. Özetle kim olduğunu hiç bilmeden ve aramadan yaşayan insanlar toplululuğun her biri gibi ruhu yaşamayan insanlardan biri olup çıkıyoruz. Bu akşam ya da bu sabah bu yazıyı her ne zaman okuyorsanız şayet sizi kendinizden kaçmamaya davet ediyorum. Sizi seviyorum. Kendimden kaçmadan yazmayı umduğum bir başka yazıda görüşmek üzere. Sevgiyle.


Yorumlar